Bilim Defteri

Türkçe Bilim Blogu

NASA tesislerinden canlı yayın

Birkaç gün önce tekrardan PCLabs’da yazmaya başladım. Ufak tefek haberler girdim. Burasını aksatmayacak ama bazen paralel içerikler olacak gibi duruyor. PCLabs bir bakıma ilk göz ağrılarımdan birisi olduğu için, paralel olabilecek içeriği ilk önce oraya yükleyeceğim.

İşte o içerikten birisi:

NASA gelecek sene Kasım sonu ile Aralık başı arasında bir zaman Mars’a yollayacağı gezici (rover) robotu Curiosity’nin (merak) inşaasını canlı olarak yayınlıyor. Haber için tıklayın.

İzlemek için de buyrun: http://www.ustream.tv/recorded/15422021

Yayın sayfasının altında arşivlenmiş videolar da bulunmakta.

Şoförsüz araçlar çok uzakta değil

PCLabs‘ın harika haberinden sonra FastCompany sitesinde de bir özet galeri habere rastlayınca “buna kesinlikle değinmem lazım” dedim.

İlkokul ikinci sınıf yıllarımda InterStar’da yayınlanan Karaşimşek, çocukluğumun bir numaralı dizilerinden biriydi. Gerçi Hakkari’de olduğumuz için her zaman InterStar çekmiyordu; o yüzden düzenli seyredemiyordum. Seneler sonra eski diziye ulaşıp bir daha seyrettim. Tabii çocukluk hayallerim yıkıldı. Ardından yeniden çektiler diziyi. Bu sefer de teknolojiyi çok abarttıkları için ellerine yüzlerine bulaştırdılar.

Karaşimşek’in en büyük özelliği yapay zeka sayesinde kendi kendine işler yapabilmesiydi. Gerçi dizideki KITT (Knight Industries Two Thousand) ve sonrasında yeni KITT (Knight Industries Three Thousand) neredeyse insanla aynı zekaya sahipti ama yapay zekanın geldiği seviye en azından yolda kendi kendine gidebilen arabalar yapabilecek seviyede.

Wikipedia’da yaptığım ufak bir tarih araştırması bu tip çalışmaların 1977′ye kadar uzandığını gösterdi. Ama sanırım bu konuda dikkatleri en çok üzerine toplayan grup Stanford’un grubudur. 2005 DARPA Grand Challenge‘da birinci olmuşlardı. Stanford Ünivresitesi’nin web derslerinin birinde bu çalışmanın ilk basamaklarını gösteren bir video vardı. Tam olarak hangi derste olduğunu hatırlamıyorum ama sanırım Makina Öğrenmesi dersinin içerisindeydi, alışveriş sepeti kıvamında bir araba günler boyunca odanın içerini öğrenerek odada gezmeye çalışıyordu. Şu anda ise Volkswagen sponsorluğunda araştırmalarına devam ediyorlar. Şu videoda gayet artistik bir şekilde araba kendi kendine kayarak park ediyor:

Beni asıl şaşırtan sessiz ve derinden gelen Google oldu. Google, 2005 yılından beri zaten bu tip arabalar üretiyormuş. Hatta StreetView teknolojisinde sokakların resmini çeken arabalar yollarda kendi kendine giden arabalarmış. Bunca zamandır 140 bin mil giden arabalar, sadece ufak bir tampon sürtmesi dışında hiç kaza yaşamamışlar.

GoogleCar

GoogleCar

Google’a bir kez daha şapka çıkarıyorum. Gerçi çok da şaşılacak bir durum değil. Yapay zeka algoritmaları üzerine en uzman firma Google’dır herhalde. Google arama motorunun başarısı da bundan geliyor. Yani Google için arama motoru ile araba arasında sadece uygulama farkı var. İki projede kullandıkları algoritma neredeyse aynıdır muhtemelen.

Videoyu izlemede sorun yaşıyorsanız buraya bakmanızı öneririm.

Ne kadar küçüğüz?

Dersler ve asistanlık işleri başladığı için bir haftadır işler bayağı yoğun, o yüzden bugün güzel bir yazı bombardımanı ile telafi yapmak istiyorum. Bir kaç gün önce değerli bir arkadaşımın Facebook üzerinden paylaştığı bir verigörseli çok hoşuma gitti. Görsele arkadaşım başka bir arkadaşı vasıtası ile ulaşmış, büyük ihtimalle o da başka bir yerlerden buldu, yani asıl kaynağını bilmiyorum, belki de görmüşsünüzdür, bayağı büyük o yüzden resmin üzerine tıklamanız gerekiyor.

Gezegenler ve yıldızların büyüklüğü

Büyük resim için üstüne tıklayınız

Aslında grafik kendi başına çok güzel yansıtıyor ama ben yine de tekrar edeyim, sadece bilinen evrende bile dünyamız bir toz taneciğinden daha daha daha daha küçük. Bu fotoğrafın üzerinden çeşitli yorumlar da yapıldı; ilk akla gelen bu kadar küçük bir noktada bu kadar çeşitli canlılık varsa başka noktalarda da canlılık var mıdır acaba? sorusu oldu.

Bu konudaki yorumum şu oldu:

“…fantastik olan sanırım insan ayarında organizmalar. Ya da Dünya’nın yaşam çeşitliliğine yakınsayan gezegenlerin var olması. Çünkü bu çeşitlilikte bir Genesis için bence şartların Dünya ile bayağı bir örtüşmesi gerekiyor.

Yine başka bir nokta Genesis’in de Dünya üzerinde olabilecek bir sürü olasılıktan birisi olup olamayacağı sorusu. Yani şu anda kısa Dünya tarihini geriye sarsak ve yeniden başlatsak yine Genesis olur mu?

Elbette son olarak Genesis’in başlayıp bitmiş olabilme olasılığı; yani Dünya’nın üzerinde yaşamın olma süresi Evren’in yaşına oranla dehşet kısalıkta. Belki başka gezegenlerde olup bitmiştir bile.”

Bu resim yanında YouTube üzerinde daha göze hitap eden çalışmalar mevcut en güzellerinden birisi şu:

Önceki video kadar etkileyici olmasa da en az onun kadar bilgilendirici şu video da çok güzel:

Ve yine aynı arkadaşımdan belgesel tadında şu video var:

YouTube videolarını seyredemiyorsanız şu sayfaya bakmanızı öneririm.

Tezinle dans et

Dance you Ph.D.GonzoLabs bünyesinde gerçekleştirilen bir yarışma ile karşılaştım: “Dance you Ph.D.”. Katılımcılardan doktora tezlerini, hazırladıkları koreografiler ile anlatmaları isteniyor. Çok detaylı bilgilere ulaşamadım ama sanırım 2008′den beri yapılıyormuş bu yarışma. Fizik, Biyoloji, Kimya ve Sosyal Bilimler olarak dört kategoriye ayrılmış. Her kategori birincilerine 500$ ve tüm dansların en güzeline de yine bir 500$ ödül de koymuşlar. Sponsor da Science dergisi. Son başvuru tarihi geçmiş maalesef.

Videolara buradan erişebiliyorsunuz. Ben kendi dalımda süperiletekenliği anlatan şu dansı çok sevdim:

Electrons and Phonons in Superconductors: A Love Story. from Irwin Singer on Vimeo.

“Beyin istatistik bir motordur”

Emilio GarciaDeğişik alanlarda uzmanların görüşlerinin sorulduğu BigThink‘de yayınlanan bir video ile karşılaştım. Nörobilim uzmanı Adam Kepecs, beynin işleyişinin matematiksel modelinin istatistik kurallarına uyduğunu söylüyor. Videonun transkriptini çeviriyorum:

Soru: Neden istatistik nörobilim alanında önemli bir yere sahiptir?

Adam Kepecs: Beşyüz yıl öncesinde Galileo doğanın kitabı matematik diliyle yazılmıştır demişti ve bu fizik alanı için doğru çıktı. Fiziksel olayları açıklamak için çok güçlü bir yöntem olmasına rağmen, gariptir, matematiğin biyolojik olayları açıklamada o kadar da güçlü bir araç olmamasını kimse tam olarak anlamıyor. Aslında, şu anda elimizde biyolojik olayları genel olarak modelleyebilen bir çok matematiksel araç bulunmakta, ama başarısız olduğumuz nokta evrensel bir dil bulmak ve bence beynin istatistik bir motor olarak çalıştığını savunan araştırmamız, beynin dilinin istatistik olduğunu gösteren bir yığın kanıta eklenebilir. Sebeplere bağlı olarak giden mantıksal bir motor değil, bulgulara dayanan istatistik bir motor ve eğer düşünürseniz, ayaklarımız Newton’un yasalarını bize açıklayamaz ama yine de bu yasalara uyarlar; bunun gibi beyin de size istatistik yasalarını açıklayamıyor olabilir ama yine de o yasalara uyuyor.

Soru: Eğer beyin istatistiğe indirgenebiliyorsa, bilgisayarlar tarafından kopyalanabilir mi?

A.K.: Beynin bilgisayarlar tarafından simule edilememesi için herhangi bir kuramsal sebep olduğuna inanmıyorum. Problem şu ki, beyinde 100 milyar adet sinir hücresi var, sadece neokorteksi (beynin dış tabakası) alırsanız belki daha azdır, ve biz bunların birbirlerine nasıl bağlandığını anlamıyoruz. Mimarisinin püf noktalarını bilmiyoruz ve neyin simulasyon için anlamlı olduğuna karar veremiyoruz. Ama anladığımız şey şu, küçük ölçekte simulasyon için eklenebilecek bir şey yok, yani küçük ölçekte “beyni simule edebilir misiniz?” yerine “beynin belli bir işlevini simule edebilir misiniz?” sorusunu sorarsanız, beynin nasıl çalıştığını hesaplamada daha iyiye gidiyoruz diyebilirim.

Kayıt 20 Ağustos 2010

Röportaj: Max Miller

Kepecs’in laboratuvar sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Doktora sonrası araştırmacı da arıyorlarmış, ne kadar güncel bir ilan bilemiyorum ama. Aşağıda da video var.

Mutlaka izlenmesi gereken beş belgesel dizisi

Bu tip başlıklara kıl olurum. Genellikle Google’dan adam gelsin diye yabancı siteler kullanır bu tip başlıkları, ama ben bu yazıyı başka bir siteden çevirmiyorum. İzlediğim belgesel dizilerinin en hoşuma gidenlerini saydım gerçekten de beş tane çıktı.

Bu belgesel dizilerini önermemin birinci sebebi beni değişik yönlerden motive etmiş olmaları. Sundukları perspektifler açısından benzerlerinden ayrılmaları da başka bir sebep. Belki listeye David Attenborough’un sunduğu ve NTV’nin yayınladığı “The Planet Earth” ve “Life” da girebilirdi. Bu iki belgesel dizi gerçekten harika olmalarına rağmen, yaşam çeşitliliğini yüksek kalitede resimlerle sunmaktan farklı gelmiyorlar bana.

Bu dizilerin çoğu BBC tarafından dağıtılıyor. Eminim ki seçkin mağazalardan elde edilebilir. Bir çoğu Bilkent Üniversitesi koleksiyonunda bulunmakta. Yine bir çoğu Google’da aratınca karşınıza çıkacaktır.

The Human Animal (1994)

The Human Animal

The Human Animal ©BBC

Desmond Morris tarafından hazırlanan ve sunulan bu belgesel, bir hayvan türü olarak insanı inceliyor. Desmond Morris bir zoolog ve zooloji perspektifinden bakıyor insana. Gerek iletişim, gerek sosyal etkileşim, kültürden kültüre değişse de ortak olan deseni çok güzel gösteriyor. Belgesel hakkında özet bilgi Wikipedia‘dan edinilebilir.

The Planets (1999)

The Planets

The Planets ©BBC

Yine BBC tezgahlarından çıkan bu dizi, uzay yarışının başından 1999 yılına kadar yapılan misyonların hepsini çok harika bir şekilde özetliyor. En güzel tarafı NASA arşivinden aldıkları keşif videoları. Mesela Voyager’ın Jüpiter’e yaklaşırken gönderdiği ilk görüntüler, Mars’a yapılan ilk keşiflerden kareler. Görüntü arşivinden ziyade benim en sevdiğim tarafı, gezegenlere yapılan keşifler sırasındaki ilk heyecanı çok güzel yansıtması.

Voyager misyonu beni çok etkiledi. Evet, belki ilk defa tüm gezegenlerin dibine kadar giden bir uydu yapılmıştı ama asıl nokta şu, bu uydu fırlatıldıktan seneler sonra o gezegenlerin yanına gidiyor. Düşünsenize bir kere, seneler boyunca sadece gidişini kontrol etmek gerekiyor. Bir diğer nokta, 1988′de gönderdiniz uyduyu, 10 sene sonra Uranüs’e vardı diyelim. 1988 ile 1998 arasındaki teknoloji farkı için Geleceğe Dönüş ile Matrix arasındaki görsel efekt farkına bakmak yeterli olur. Sadece 1995 ile 1999 arasındaki cep telefonlarındaki değişimi düşünün. Yani uydu on sene sonra ulaşıyor Uranüs’e ama on sene sonra aynı fiyate yüz kat daha yetenekli uydu gönderilebilirdi aslında. Tüm bunların yanında Voyager’ın hizmet süresi boyunca sneeler önceki teknoloji kullanılmaya devam edilmeli. Şu anda kaç şirket Word 94 kullanabilen adam arıyor ki? Astronomik boyutların göz önüne serildiği bir belgesel bence bu.

Belgeselin tek kötü tarafı 1999′a kadar olan olayları sunması. Daha güncel versiyonu çıksa çok güzel olurdu.

Ayrıntılı bilgi Wikipedia‘da mevcut.

Space Odyssey: Voyage to the Planets (2004)

Space Odyssey: Voyage to the Planets

Space Odyssey: Voyage to the Planets ©BBC

Bu dizi aslında tam olarak bir belgesel değil, ama belgesele çok yakın bir drama. Kurgusal bir yapıya sahip olsa da, işlenişi tam bir belgesel. Gezegenlere yapılacak insanlı misyonların nasıl olabileceği hakkında çok güzel bir beyin fırtınası. Önceki bir yazıda da bahsi geçmişti. “Defiying Gravity” isimli bir diziye de temel oluşturmuştu bu yapım. Sadece hayal etmek için bile izlenmeli bence. Ayrıntılı bilgi elbette Wikipedia‘da.

When We Left Earth: The NASA Missions (2008)

When we left Earth

When we left Earth ©Discovery

Bu dizi Discovery elinden çıkmış. NASA’nın arşivlerinden, önceden yayınlanmamış görüntülerle, ABD’nin uzay yarışını anlatıyor. Uzay boşluğunda canlı kalabilme için hiçbir bilgi yokken, insanoğlu nasıl aya ayak bastı? ve şu anda dış yörüngede kendine nasıl bir ev inşaa etti (ISS, Uluslararası Uzay İstasyonu)? Ay’a ayak basana kadar geçirilen tüm kazalar, yapılan önemli misyonlar hepsi mükemmel bir biçimde sunuluyor. Ayrıca “Gerçekten Ay’a ayak basıldı mı?” zırvasına da son noktayı koyuyor. Ay yüzeyinden yüksek tanımlı (HD) tonlarca video sunuluyor. Ay’a gidişin tüm anları, Dünya’nın küçükleşmesi falan hepsi gösteriliyor. Ayrıca önceden yayınlanmamış, kule ile geçen konuşmalar, astronotların yusuf yusuf halleri… Meraklısı için kaçırılmayacak bir dizi.

Ayrıntılı bilgi Discovery’nin sitesinde mevcut.

The Story of Science: Power, Proof and Passion (2010)

The Story of Science

The Story of Science ©BBC

Bu dizi, modern bilimin günümüzdeki konumuna nasıl geldiğini çok harika bir biçimde anlatıyor. Yeni olması bakımından gayet güncel bilgiler bulunmakta. Sunucusu, Michael Mosley, bilim tarihinin mihenk taşı olmuş tüm keşifleri gidip yerinde inceliyor, bazılarını tekrarlıyor. Bilim tarihinin önemli noktalarını çok güzel vurgulayan bir yapım. Her bilim meraklısının mutlaka izlemesi gerekli. Ayrıntılı bilgi ve bazı kısımlarının videosu BBC’nin sitesinden edinilebilir.

1980-2010 yılları arasında keşfedilen asteroitler

Boing-Boing aracılığıyla mükemmel bir videoyla karşılaştım. Scott Manley tarafından hazırlanmış bu video, 1980 yılından günümüze keşfedilmiş asteroitleri canlandırıyor. Videonun sol altındaki ilk hane yıl, ikinci hane keşfedilen asteroit sayısını gösteriyor.

Videonun açıklama kısmında şunlar yazıyor:

Video Scott Manley tarafından oluşturuldu, bu Güneş Sistemi’nde 1980′den itibaren keşfedilen asteroitleri gösteren bir görünüm, asteroitler keşfedildikçe gözünüz seçebilsin diye beyaz olarak vurgulanıyor. Asteroitlerin son renkleri ise Güneş Sistemi’nin iç kısımlarına ne kadar yaklaştığını gösteriyor.
Dünya’ya gelenler kırmızı
Dünya’ya yaklaşanlar sarı (Güneş’e yakınlığı 1.3 astronomik birimden az olanlar, 1 AB yaklaşık 150 milyon kilometre ediyor)
Diğerleri yeşil

Keşif deseninin Dünya’nın ekseni etrafında dönmesini takip etmesine dikkat edin, bir çok keşif Güneş’e zıt yönde yapıldı. Ayrıca, dikkat ederseniz bazı kümeler Dünya ve Jüpiter arasında, bunlar Jüpiter’in uydularını araştırırken bulunanlar. Benzer kümeler diğer gezegenler için de var ama bu videoda gösterilmiyorlar.

Yıl hanesi 1990′lara gelince, otomatik gök tarama sistemlerinin hayata geçirilmesiyle keşif hızında artış görüyoruz. Bir çok araştırma Güneş’in tam zıttını aradığı için bu bölgelerde yüksek hızlar gözlemliyoruz.

2010′un başlangıcında yeni bir keşif deseni ortaya çıkıyor, Güneş-Dünya çizgisine dik. Bunlar tüm göğü kızılötesi dalgaboylarında taramayı hedefleyen WISE (Widefield Infrared Survey Explorer, Genişalan Kızılötesi Araştırma Kaşifi) misyonunun bulguları.

Videonun ölçeği, 1080P çözünürlükte kabaca bir piksele 1 milyon kilometre, ve her saniye 60 güne denk geliyor.

Şu ana kadar yarım milyona yakın küçük gezegen keşfettik ve keşif hızları, bu sayının daha da artacağını işaret ediyor, bilimsel tahminler ise 100 metreden büyük bir milyar kadar daha nesnenin olduğunu gösteriyor.

Yörünge elemanları Ted Bowell ve arkadaşları tarafından oluşturulmuş, ftp://ftp.lowell.edu/pub/elgb/astorb.html adresindeki ‘astorb.dat’ dosyasından alındı.

Videoyu seyretmekte sorun yaşıyorsanız şu sayfaya bakmanızı öneririm.

Denizler altında bir sürü fersah

Yine güzel bir TED videosunda, bu sefer gezegenimizin hiç keşfedilmemiş noktaları inceleniyor. Işığın bile ulaşmadığı derinliklerde yaşamın olmayacağını düşünülürdü, ama belki de yer yüzündeki türlerin bir kaç katı çeşitlilikte yeni türler keşfedilmiş. Zifiri karanlıkta ışıl ışıl parlayan canlılar sunuluyor videoda. En sonunda ise sığ sularda yaşayan bir ahtapotun kamuflaj yeteneği beni hayretler içinde bıraktı. Kesinlikle seyredilmesi gereken bir video.

Süper Ahtapot

Süper Ahtapot

Video:

İlk bilim kurgu filmi

ThinkGeek sayesinde haberim oldu. İlk bilim kurgu filmi Fransız yönetmen Georges Méliès tarafından 1902′de üretilmiş. “Le Voyage dans la lune” (Ay’a seyahat) başlıklı film toplamda 16 dakika sürüyormuş. Film bir bilim konseyi tarafından aya adam gönderme tartışmalarıyla başlıyor. Sonrasında da mermi şeklinde bir uzay gemisi ile aya gidiliyor. Özel efektlerin kalitesi gerçekten güzel. İçerik olarak çok heyecanlandırıcı bir olay yok elbette ama ilk olması bakımından güzel. Aşağıda 10 dakikaya montajlanmış hali var, buyrun:

Videoyu izlemede sorun yaşıyorsanız şu sayfaya bakmanızı öneririm.

Hubble Uzay Teleskobu’na sanatsal yaklaşımlar

Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) güncellediği Facebook sayfasında düzenlenen “Popüler kültürde Hubble” yarışmasının sonuçlarını gördüm bugün. En beğendiğim çalışma şu oldu:

My Hubble by Hennessey

Peter Hennessey'in My Hubble çalışması. (Kaynak için resme tıklayın)

Hubble Uzay Teleskobu için insanlık tarihinin en büyük mühendislik ürünü demek bence hiç abartı olmaz. 1990′da yörüngeye yerleştirilen Hubble, ilk etapta aynasındaki çok ufak bir hatadan dolayı miyop haldeydi. Ardından düzenlenen servis uçuşuyla bu hata düzeltildi ve o günden bu güne astronomi çalışmalarına çağ atlattı. Toplamda beş servis uçuşu ile Hubble’ın kabiliyetleri artırıldı. İlk etapta bir kaç sene olarak planlanan Hubble’ın hizmet süresi hâlâ dolmadı. Şu anda ise yeni uzay teleskobu çalışmaları sürüyor ve bu yeni teleskop Hubble’ın yerini alacak. Hubble ise yavaş yavaş atmosfere kayıp en sonunda yaşamına veda edecek.

Uzaydan gözlem ile yeryüzünden gözlemin en önemli farkı atmosferdir. Atmosfer homojen bir ortam olmadığı için optik özellikleri de çok iyi bilinmez ve elde edilen resmin düzeltilmesi de imkansızlaşır. Bunların yanında atmosferin soğurması nedeniyle gelen optik sinyalin büyük bir kısmı zaten kaybolur. Uzayda ise böyle sorunlar atmosfer olmadığı için yoktur. Günde bir kaç fotonluk ölçümler bile rahatlıkla yapılabilir, bunun anlamı ise bir kaç fotonun bile büyük bir kısmının anlamlı olduğudur (Yani gürültü sinyal oranı oldukça büyüktür). Bu uygun koşullara üstün mühendisliği de eklerseniz, bir noktaya günlerce kesintisiz ve sarsıntısız bakabilme yetisi Big Bang’den çok kısa zaman sonrayı gözlemleyebilme olanağına dönüşür. Ortaya ise şöyle bir sonuç çıkar:

Evren 400 milyon yıl yaşındayken

Evren 400 milyon yıl yaşındayken © NASA (Büyük resim için üstüne tıklayın)

Uzaklara bakıp nasıl geçmişi görebiliyoruz sorusu oluştuysa şu diyagram bayağı güzel: How Hubble sees back in time.

Elinize geçerse “Hubble: The Ultimate Telescope” belgeselini mutlaka izleyin.

Bağlantılar: