Dersler ve asistanlık işleri başladığı için bir haftadır işler bayağı yoğun, o yüzden bugün güzel bir yazı bombardımanı ile telafi yapmak istiyorum. Bir kaç gün önce değerli bir arkadaşımın Facebook üzerinden paylaştığı bir verigörseli çok hoşuma gitti. Görsele arkadaşım başka bir arkadaşı vasıtası ile ulaşmış, büyük ihtimalle o da başka bir yerlerden buldu, yani asıl kaynağını bilmiyorum, belki de görmüşsünüzdür, bayağı büyük o yüzden resmin üzerine tıklamanız gerekiyor.
Büyük resim için üstüne tıklayınız
Aslında grafik kendi başına çok güzel yansıtıyor ama ben yine de tekrar edeyim, sadece bilinen evrende bile dünyamız bir toz taneciğinden daha daha daha daha küçük. Bu fotoğrafın üzerinden çeşitli yorumlar da yapıldı; ilk akla gelen bu kadar küçük bir noktada bu kadar çeşitli canlılık varsa başka noktalarda da canlılık var mıdır acaba? sorusu oldu.
Bu konudaki yorumum şu oldu:
“…fantastik olan sanırım insan ayarında organizmalar. Ya da Dünya’nın yaşam çeşitliliğine yakınsayan gezegenlerin var olması. Çünkü bu çeşitlilikte bir Genesis için bence şartların Dünya ile bayağı bir örtüşmesi gerekiyor.
Yine başka bir nokta Genesis’in de Dünya üzerinde olabilecek bir sürü olasılıktan birisi olup olamayacağı sorusu. Yani şu anda kısa Dünya tarihini geriye sarsak ve yeniden başlatsak yine Genesis olur mu?
Elbette son olarak Genesis’in başlayıp bitmiş olabilme olasılığı; yani Dünya’nın üzerinde yaşamın olma süresi Evren’in yaşına oranla dehşet kısalıkta. Belki başka gezegenlerde olup bitmiştir bile.”
Bu resim yanında YouTube üzerinde daha göze hitap eden çalışmalar mevcut en güzellerinden birisi şu:
Önceki video kadar etkileyici olmasa da en az onun kadar bilgilendirici şu video da çok güzel:
Ve yine aynı arkadaşımdan belgesel tadında şu video var:
YouTube videolarını seyredemiyorsanız şu sayfaya bakmanızı öneririm.
GonzoLabs bünyesinde gerçekleştirilen bir yarışma ile karşılaştım: “Dance you Ph.D.”. Katılımcılardan doktora tezlerini, hazırladıkları koreografiler ile anlatmaları isteniyor. Çok detaylı bilgilere ulaşamadım ama sanırım 2008′den beri yapılıyormuş bu yarışma. Fizik, Biyoloji, Kimya ve Sosyal Bilimler olarak dört kategoriye ayrılmış. Her kategori birincilerine 500$ ve tüm dansların en güzeline de yine bir 500$ ödül de koymuşlar. Sponsor da Science dergisi. Son başvuru tarihi geçmiş maalesef.
Değişik alanlarda uzmanların görüşlerinin sorulduğu BigThink‘de yayınlanan bir video ile karşılaştım. Nörobilim uzmanı Adam Kepecs, beynin işleyişinin matematiksel modelinin istatistik kurallarına uyduğunu söylüyor. Videonun transkriptini çeviriyorum:
Soru: Neden istatistik nörobilim alanında önemli bir yere sahiptir?
Adam Kepecs: Beşyüz yıl öncesinde Galileo doğanın kitabı matematik diliyle yazılmıştır demişti ve bu fizik alanı için doğru çıktı. Fiziksel olayları açıklamak için çok güçlü bir yöntem olmasına rağmen, gariptir, matematiğin biyolojik olayları açıklamada o kadar da güçlü bir araç olmamasını kimse tam olarak anlamıyor. Aslında, şu anda elimizde biyolojik olayları genel olarak modelleyebilen bir çok matematiksel araç bulunmakta, ama başarısız olduğumuz nokta evrensel bir dil bulmak ve bence beynin istatistik bir motor olarak çalıştığını savunan araştırmamız, beynin dilinin istatistik olduğunu gösteren bir yığın kanıta eklenebilir. Sebeplere bağlı olarak giden mantıksal bir motor değil, bulgulara dayanan istatistik bir motor ve eğer düşünürseniz, ayaklarımız Newton’un yasalarını bize açıklayamaz ama yine de bu yasalara uyarlar; bunun gibi beyin de size istatistik yasalarını açıklayamıyor olabilir ama yine de o yasalara uyuyor.
Soru: Eğer beyin istatistiğe indirgenebiliyorsa, bilgisayarlar tarafından kopyalanabilir mi?
A.K.: Beynin bilgisayarlar tarafından simule edilememesi için herhangi bir kuramsal sebep olduğuna inanmıyorum. Problem şu ki, beyinde 100 milyar adet sinir hücresi var, sadece neokorteksi (beynin dış tabakası) alırsanız belki daha azdır, ve biz bunların birbirlerine nasıl bağlandığını anlamıyoruz. Mimarisinin püf noktalarını bilmiyoruz ve neyin simulasyon için anlamlı olduğuna karar veremiyoruz. Ama anladığımız şey şu, küçük ölçekte simulasyon için eklenebilecek bir şey yok, yani küçük ölçekte “beyni simule edebilir misiniz?” yerine “beynin belli bir işlevini simule edebilir misiniz?” sorusunu sorarsanız, beynin nasıl çalıştığını hesaplamada daha iyiye gidiyoruz diyebilirim.
Kayıt 20 Ağustos 2010
Röportaj: Max Miller
Kepecs’in laboratuvar sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Doktora sonrası araştırmacı da arıyorlarmış, ne kadar güncel bir ilan bilemiyorum ama. Aşağıda da video var.
Boing-Boing aracılığıyla mükemmel bir videoyla karşılaştım. Scott Manley tarafından hazırlanmış bu video, 1980 yılından günümüze keşfedilmiş asteroitleri canlandırıyor. Videonun sol altındaki ilk hane yıl, ikinci hane keşfedilen asteroit sayısını gösteriyor.
Videonun açıklama kısmında şunlar yazıyor:
Video Scott Manley tarafından oluşturuldu, bu Güneş Sistemi’nde 1980′den itibaren keşfedilen asteroitleri gösteren bir görünüm, asteroitler keşfedildikçe gözünüz seçebilsin diye beyaz olarak vurgulanıyor. Asteroitlerin son renkleri ise Güneş Sistemi’nin iç kısımlarına ne kadar yaklaştığını gösteriyor.
Dünya’ya gelenler kırmızı
Dünya’ya yaklaşanlar sarı (Güneş’e yakınlığı 1.3 astronomik birimden az olanlar, 1 AB yaklaşık 150 milyon kilometre ediyor)
Diğerleri yeşil
Keşif deseninin Dünya’nın ekseni etrafında dönmesini takip etmesine dikkat edin, bir çok keşif Güneş’e zıt yönde yapıldı. Ayrıca, dikkat ederseniz bazı kümeler Dünya ve Jüpiter arasında, bunlar Jüpiter’in uydularını araştırırken bulunanlar. Benzer kümeler diğer gezegenler için de var ama bu videoda gösterilmiyorlar.
Yıl hanesi 1990′lara gelince, otomatik gök tarama sistemlerinin hayata geçirilmesiyle keşif hızında artış görüyoruz. Bir çok araştırma Güneş’in tam zıttını aradığı için bu bölgelerde yüksek hızlar gözlemliyoruz.
2010′un başlangıcında yeni bir keşif deseni ortaya çıkıyor, Güneş-Dünya çizgisine dik. Bunlar tüm göğü kızılötesi dalgaboylarında taramayı hedefleyen WISE (Widefield Infrared Survey Explorer, Genişalan Kızılötesi Araştırma Kaşifi) misyonunun bulguları.
Videonun ölçeği, 1080P çözünürlükte kabaca bir piksele 1 milyon kilometre, ve her saniye 60 güne denk geliyor.
Şu ana kadar yarım milyona yakın küçük gezegen keşfettik ve keşif hızları, bu sayının daha da artacağını işaret ediyor, bilimsel tahminler ise 100 metreden büyük bir milyar kadar daha nesnenin olduğunu gösteriyor.
Yine güzel bir TED videosunda, bu sefer gezegenimizin hiç keşfedilmemiş noktaları inceleniyor. Işığın bile ulaşmadığı derinliklerde yaşamın olmayacağını düşünülürdü, ama belki de yer yüzündeki türlerin bir kaç katı çeşitlilikte yeni türler keşfedilmiş. Zifiri karanlıkta ışıl ışıl parlayan canlılar sunuluyor videoda. En sonunda ise sığ sularda yaşayan bir ahtapotun kamuflaj yeteneği beni hayretler içinde bıraktı. Kesinlikle seyredilmesi gereken bir video.
ThinkGeek sayesinde haberim oldu. İlk bilim kurgu filmi Fransız yönetmen Georges Méliès tarafından 1902′de üretilmiş. “Le Voyage dans la lune” (Ay’a seyahat) başlıklı film toplamda 16 dakika sürüyormuş. Film bir bilim konseyi tarafından aya adam gönderme tartışmalarıyla başlıyor. Sonrasında da mermi şeklinde bir uzay gemisi ile aya gidiliyor. Özel efektlerin kalitesi gerçekten güzel. İçerik olarak çok heyecanlandırıcı bir olay yok elbette ama ilk olması bakımından güzel. Aşağıda 10 dakikaya montajlanmış hali var, buyrun:
Videoyu izlemede sorun yaşıyorsanız şu sayfaya bakmanızı öneririm.
Felsefe hakkında bir şeyler geveleme yüzünü aldığım bir dersten ve okuduğu bir kaç kitaptan buluyorum. Çok kafa göz yarabilirim. Sadece aklıma “dualist” yaklaşım ile “property functionalist” yaklaşımın nasıl test edilebileceği hakkında bir yöntem geldi. Bu terimlerin Türkçe karşılıklarını bilmiyorum.
Hatırladığım kadarıyla “property functionalist” yaklaşım, mananın (mind), maddeden (matter) türediğini savunuyordu. Yani hislerimiz falan aslında nöronların etkileşimlerinin bir sonucu.. gibi. “Dualist” yaklaşım ise zaten bilindiği madde ve mananın iki ayrı şey olduğunu savunuyor.
Aklıma gelen test sadece “property functionalist” yaklaşımı değil, belki tüm korkularımızı inançlarımızı da test edebilir. Test şu: Gerçek zamanlı fonksiyonel MRI makinası ile bir duyguyu silebilme testi. Yazının sonundaki videoyu incelerseniz, bazı hastalıklarını beynin nasıl çalıştığını görerek milletin kendi kendine iyileştirebildiğini anlatıyor. Mesela migreni olan bir kişi, migrenin nereleri etkilediğini görerek migren olmamayı öğretebiliyor beynine. İşte bu şekilde belli bir inancı alıp inanamamayı öğretebilir miyiz acaba?
Physics Forums konularını dolaşırken karşıma çıkan bu proje iki açıdan hoşuma gitti. Birincisi R. Feynman gibi bir üstadın ders anlatışına şahit olmak, diğeri ise projenin beklemediğim bir şekilde Microsoft’un elinden çıkması.
Öncelikle dersler hakkında ufak bir bilgi vereyim: Messenger derslerinin Microsoft ile bir alakası olmadığını öğrendim. Zamanında Hiram Messenger tarafından Cornell Üniversitesi bünyesinde organize edilmeye başlamış ders serileriymiş. Üstad da bu seriye “Bir fizik yasasının karakteri” başlığıyla 1965′de katkıda bulunmuş. Tüm listeye şuradan ulaşabilirsiniz: University and Messenger Lectures (Cornell Üniversitesi).
Bill Gates, zamanında bir yolculukta sıkıntı gidermek için acaba üniversite arşivinde izlenecek ne var diye göz attığı bu ders videolarından çok etkilenmiş. Internet falan filanın artık bu işlere elverişli hale gelmesiyle R. Feynman derslerinin yayın haklarını satın alıp herkese açık hale getirmiş.
Proje sadece videolardan oluşmuyor. Bazı noktalarda fazladan bilgi sunmuşlar. Bazı noktaları daha da açmak için yorumlar falan var. Ayrıca dersi izlerken köşeye not almanız için de olanak sunulmuş.
Siteyi kullanabilmek için Microsoft’un Flash alternatifi Silverlight yüklü olmalı.
Bugün Milliyet’te okuduğum haberle klasik bir basın abartısı ile karşılaştığımı düşündüm. Haberin asıl kaynağı Vatan gazetesiydi. Habere göre New York Times’da çıkan bir habere göre iki ünlü bilim adamı LHC’deki hasarın gelecekten gelen bir müdahaledan kaynaklandığını savunmuşlardı.
Vatan Gazetesi'nin haberi (Kaynak: Gazetevatan.com, Büyük resim için üstüne tıklayın.)
Bu kadarı ile gayet güzel bir bilim kurgu hikayesi ile karşı karşıyayız. Bu hikaye iki ünlü bilim adamı tarafından anlatılabilir. Ama haberde bunun bir makalede yazıldığı belirtiliyordu. Bu konuda ufak bir araştırma yapmak istedim. Bunun nedenini şu karikatürde çok iyi anlayabilirsiniz:
Bilim Haberleri Döngüsü (Kaynak: PhD Comics, Büyük resim için üstüne tıklayın)
Karikatürde özetle bilimsel bir makalede uzak bir ihtimalden bahsederken haber son kullanıcıya yaklaşırken bir anda kıyamet senaryosuna dönüşüyor. Ahmet Yükseltürk’ün blogunda yakın zamanda çıkan görünmezlik pelerini haberlerinin kaynaktan son okuyucuya yansıması gayet güzel irdelenmiş.
Şimdi habere gelelim. Araştırmamı yaparken aynı karikatürdeki gibi, işlerin nasıl bilim kurguya döndüğünü anlamaya çalıştım. Yazıda bahsedilen NYTimes haberine ulaştım. Haberde çok açık bir şekilde olmasa da birilerinin gelecekten gelip deneye müdahale ettiği gibi bir kaç ifade vardı. Ardından yazıların asıl kaynağı olan arXiv makalelerini aradım. LHC ile alakalı 3 makale vardı. LHC’de geleceğin etkilerini aramak başlıklı bu makalede elemanlar parçacıkların kinematiğini açıklayan diferansiyel denklemlerin geleceğe dönük çalışmasının sınır şartlarının o şekilde verilmesinden kaynaklandığını falan anlatmışlar. Yeterli arkaplan bilgim olmadığı için makaleyi eleştiremeyeceğim elbette. Ama anladığım kadarıyla makalede bir kişinin müdahalesinden ziyade sadece kinematiğin gelecek sınırşartlarından dolayı geriye dönük bir etkisi olabileceğinden bahsetmişler. Ardından gelen iki makalede de bu tezlerini açmışlar ve test için bir öneride bulunmuşlar.
Makalelerde, haberlerde bahsedilen dede torun paradoksuna dair bir ibare göremedim. Ama bu paradoks sadece olayı açıklama için geliştirilen bir yönte. Yani illa birinin gelip müdahalede bulunması anlamına gelmiyor. Sadece geçmişteki olayı gelecekteki olayın etkilemesi üzerine gelecekteki olayın tekrar var olup olmaması üzerine.
NYTimes’daki haberin de belirttiği gibi, bu tip bir etkinin olabilmesi için fiziksel yasaların geriye çevrilmesi gerekiyor. Yani zamana bağlı bir denklem düşünün f(t) gibi. Burada f(t0-t) gibi bir değişiklik yapıldığında fonksiyon t0 anından t kadar geride ne değer verdiyse aynı değeri vermeli.
Klasik mekanikteki bir çok denklem bu şekildedir. x = gt2‘yi düşünün. Yani serbest düşme denklemi. x(t0)-x(t) gibi bir yöntemle nesnenin izlediği yolu tersine izleyebilirsiniz. Sanırım kuantum mekaniğinde de bu yöntem işletilebiliyor. Ama bu tip bir yargıyı genelleştirebilmek için daha derin düşünmek gerekiyor. Evrendeki her şey parçacıklardan oluştuğuna göre, bu parçacıkların izlediği yolu gerçi çevirebilmek için parçacıkların toplu hareketini açıklayacak bir iki kurama ihtiyaç var. Bu kuramlar da istatistiksel mekanikte bulunmakta. İstatistiksel mekaniğe göre evrendeki tüm parçacıkların enerjisi entropi denilen bir kavramla açıklanabiliyor. Düzenliliğin bir yansıması olan bu kavram zamanla değişmekte ama bu değişim geri çevrilememekte. Çünkü tüm parçacıkalrın bir sonraki konumu ile bir önceki konumu arasındaki geçiş belli bir olasılık dağılımıyla gerçekleşiyor. Dolayısıyla bir parçacık belli bir olasılık ile herhangi bir başka yerden harekete geçmiş olabiliyor. Dolayısıyla zamanda ileriye yolculuk edilse de, geriye dönüş yapılmak istense, aslında geçmişe değil sadece farklı bir geleceğe gidilir.
Neyse, bu konuda tartışmak güzel olur.
Öte yandan, LHC’deki aksamanın sebebini Brian Cox şu videoda anlatıyor:
TED.com’da güzel videolar yayınlanıyor. Düzenli takip ediyorum. Bu hafta TED Global 2009 kapsamında yapılan konuşmaların ilk derlemesi yayınlandı, güzel ilham verici videoların birinde ise nanoteknolojinin yakın zamanda gördüğüm realistik ve nanoteknoloji perspektifine uyan bir örneğini izledim.
Michael Pritchard, 15nm genişliğinde porları bulunan bir malzeme ile pis suyu arıtıp içilebilir hale getiren bir filtre sistemi geliştirmiş. Doğrudan uygulaması ise temiz su imkanı olmayan yerlerde hızlı su arıtımı.
Video İngilizce ama yakında TED’in açık çevrim programı ile Türkçe’ye de çevrilecektir.