Medya arşivi
Tezinle dans et
Eylül 18th, 2010 • Yorum yapılmamış Genel, Medya, Video
Etiketler: Dance you Ph.D., GonzoLabs, Popüler kültür, Science
GonzoLabs bünyesinde gerçekleştirilen bir yarışma ile karşılaştım: “Dance you Ph.D.”. Katılımcılardan doktora tezlerini, hazırladıkları koreografiler ile anlatmaları isteniyor. Çok detaylı bilgilere ulaşamadım ama sanırım 2008′den beri yapılıyormuş bu yarışma. Fizik, Biyoloji, Kimya ve Sosyal Bilimler olarak dört kategoriye ayrılmış. Her kategori birincilerine 500$ ve tüm dansların en güzeline de yine bir 500$ ödül de koymuşlar. Sponsor da Science dergisi. Son başvuru tarihi geçmiş maalesef.
Videolara buradan erişebiliyorsunuz. Ben kendi dalımda süperiletekenliği anlatan şu dansı çok sevdim:
Electrons and Phonons in Superconductors: A Love Story. from Irwin Singer on Vimeo.
Mutlaka izlenmesi gereken beş belgesel dizisi
Eylül 11th, 2010 • Bir yorum yapılmış Bilim Tarihi, Genel, Medya
Etiketler: belgesel, desmond morris, liste, space odyssey, the human animal, the planets, the story of science, when we left earth: the nasa missions
Bu tip başlıklara kıl olurum. Genellikle Google’dan adam gelsin diye yabancı siteler kullanır bu tip başlıkları, ama ben bu yazıyı başka bir siteden çevirmiyorum. İzlediğim belgesel dizilerinin en hoşuma gidenlerini saydım gerçekten de beş tane çıktı.
Bu belgesel dizilerini önermemin birinci sebebi beni değişik yönlerden motive etmiş olmaları. Sundukları perspektifler açısından benzerlerinden ayrılmaları da başka bir sebep. Belki listeye David Attenborough’un sunduğu ve NTV’nin yayınladığı “The Planet Earth” ve “Life” da girebilirdi. Bu iki belgesel dizi gerçekten harika olmalarına rağmen, yaşam çeşitliliğini yüksek kalitede resimlerle sunmaktan farklı gelmiyorlar bana.
Bu dizilerin çoğu BBC tarafından dağıtılıyor. Eminim ki seçkin mağazalardan elde edilebilir. Bir çoğu Bilkent Üniversitesi koleksiyonunda bulunmakta. Yine bir çoğu Google’da aratınca karşınıza çıkacaktır.
The Human Animal (1994)

The Human Animal ©BBC
Desmond Morris tarafından hazırlanan ve sunulan bu belgesel, bir hayvan türü olarak insanı inceliyor. Desmond Morris bir zoolog ve zooloji perspektifinden bakıyor insana. Gerek iletişim, gerek sosyal etkileşim, kültürden kültüre değişse de ortak olan deseni çok güzel gösteriyor. Belgesel hakkında özet bilgi Wikipedia‘dan edinilebilir.
The Planets (1999)
Yine BBC tezgahlarından çıkan bu dizi, uzay yarışının başından 1999 yılına kadar yapılan misyonların hepsini çok harika bir şekilde özetliyor. En güzel tarafı NASA arşivinden aldıkları keşif videoları. Mesela Voyager’ın Jüpiter’e yaklaşırken gönderdiği ilk görüntüler, Mars’a yapılan ilk keşiflerden kareler. Görüntü arşivinden ziyade benim en sevdiğim tarafı, gezegenlere yapılan keşifler sırasındaki ilk heyecanı çok güzel yansıtması.
Voyager misyonu beni çok etkiledi. Evet, belki ilk defa tüm gezegenlerin dibine kadar giden bir uydu yapılmıştı ama asıl nokta şu, bu uydu fırlatıldıktan seneler sonra o gezegenlerin yanına gidiyor. Düşünsenize bir kere, seneler boyunca sadece gidişini kontrol etmek gerekiyor. Bir diğer nokta, 1988′de gönderdiniz uyduyu, 10 sene sonra Uranüs’e vardı diyelim. 1988 ile 1998 arasındaki teknoloji farkı için Geleceğe Dönüş ile Matrix arasındaki görsel efekt farkına bakmak yeterli olur. Sadece 1995 ile 1999 arasındaki cep telefonlarındaki değişimi düşünün. Yani uydu on sene sonra ulaşıyor Uranüs’e ama on sene sonra aynı fiyate yüz kat daha yetenekli uydu gönderilebilirdi aslında. Tüm bunların yanında Voyager’ın hizmet süresi boyunca sneeler önceki teknoloji kullanılmaya devam edilmeli. Şu anda kaç şirket Word 94 kullanabilen adam arıyor ki? Astronomik boyutların göz önüne serildiği bir belgesel bence bu.
Belgeselin tek kötü tarafı 1999′a kadar olan olayları sunması. Daha güncel versiyonu çıksa çok güzel olurdu.
Ayrıntılı bilgi Wikipedia‘da mevcut.
Space Odyssey: Voyage to the Planets (2004)
Bu dizi aslında tam olarak bir belgesel değil, ama belgesele çok yakın bir drama. Kurgusal bir yapıya sahip olsa da, işlenişi tam bir belgesel. Gezegenlere yapılacak insanlı misyonların nasıl olabileceği hakkında çok güzel bir beyin fırtınası. Önceki bir yazıda da bahsi geçmişti. “Defiying Gravity” isimli bir diziye de temel oluşturmuştu bu yapım. Sadece hayal etmek için bile izlenmeli bence. Ayrıntılı bilgi elbette Wikipedia‘da.
When We Left Earth: The NASA Missions (2008)
Bu dizi Discovery elinden çıkmış. NASA’nın arşivlerinden, önceden yayınlanmamış görüntülerle, ABD’nin uzay yarışını anlatıyor. Uzay boşluğunda canlı kalabilme için hiçbir bilgi yokken, insanoğlu nasıl aya ayak bastı? ve şu anda dış yörüngede kendine nasıl bir ev inşaa etti (ISS, Uluslararası Uzay İstasyonu)? Ay’a ayak basana kadar geçirilen tüm kazalar, yapılan önemli misyonlar hepsi mükemmel bir biçimde sunuluyor. Ayrıca “Gerçekten Ay’a ayak basıldı mı?” zırvasına da son noktayı koyuyor. Ay yüzeyinden yüksek tanımlı (HD) tonlarca video sunuluyor. Ay’a gidişin tüm anları, Dünya’nın küçükleşmesi falan hepsi gösteriliyor. Ayrıca önceden yayınlanmamış, kule ile geçen konuşmalar, astronotların yusuf yusuf halleri… Meraklısı için kaçırılmayacak bir dizi.
Ayrıntılı bilgi Discovery’nin sitesinde mevcut.
The Story of Science: Power, Proof and Passion (2010)

The Story of Science ©BBC
Bu dizi, modern bilimin günümüzdeki konumuna nasıl geldiğini çok harika bir biçimde anlatıyor. Yeni olması bakımından gayet güncel bilgiler bulunmakta. Sunucusu, Michael Mosley, bilim tarihinin mihenk taşı olmuş tüm keşifleri gidip yerinde inceliyor, bazılarını tekrarlıyor. Bilim tarihinin önemli noktalarını çok güzel vurgulayan bir yapım. Her bilim meraklısının mutlaka izlemesi gerekli. Ayrıntılı bilgi ve bazı kısımlarının videosu BBC’nin sitesinden edinilebilir.
“LHC’ye gelecekten müdahale var mı?” haberleri
Ekim 18th, 2009 • Yorum yapılmamış Medya, Video
Etiketler: Atlas, bilimsel habercilik, Brian Cox, CERN, LHC, parçacık fiziği
Bugün Milliyet’te okuduğum haberle klasik bir basın abartısı ile karşılaştığımı düşündüm. Haberin asıl kaynağı Vatan gazetesiydi. Habere göre New York Times’da çıkan bir habere göre iki ünlü bilim adamı LHC’deki hasarın gelecekten gelen bir müdahaledan kaynaklandığını savunmuşlardı.
Bu kadarı ile gayet güzel bir bilim kurgu hikayesi ile karşı karşıyayız. Bu hikaye iki ünlü bilim adamı tarafından anlatılabilir. Ama haberde bunun bir makalede yazıldığı belirtiliyordu. Bu konuda ufak bir araştırma yapmak istedim. Bunun nedenini şu karikatürde çok iyi anlayabilirsiniz:
Karikatürde özetle bilimsel bir makalede uzak bir ihtimalden bahsederken haber son kullanıcıya yaklaşırken bir anda kıyamet senaryosuna dönüşüyor. Ahmet Yükseltürk’ün blogunda yakın zamanda çıkan görünmezlik pelerini haberlerinin kaynaktan son okuyucuya yansıması gayet güzel irdelenmiş.
Şimdi habere gelelim. Araştırmamı yaparken aynı karikatürdeki gibi, işlerin nasıl bilim kurguya döndüğünü anlamaya çalıştım. Yazıda bahsedilen NYTimes haberine ulaştım. Haberde çok açık bir şekilde olmasa da birilerinin gelecekten gelip deneye müdahale ettiği gibi bir kaç ifade vardı. Ardından yazıların asıl kaynağı olan arXiv makalelerini aradım. LHC ile alakalı 3 makale vardı. LHC’de geleceğin etkilerini aramak başlıklı bu makalede elemanlar parçacıkların kinematiğini açıklayan diferansiyel denklemlerin geleceğe dönük çalışmasının sınır şartlarının o şekilde verilmesinden kaynaklandığını falan anlatmışlar. Yeterli arkaplan bilgim olmadığı için makaleyi eleştiremeyeceğim elbette. Ama anladığım kadarıyla makalede bir kişinin müdahalesinden ziyade sadece kinematiğin gelecek sınırşartlarından dolayı geriye dönük bir etkisi olabileceğinden bahsetmişler. Ardından gelen iki makalede de bu tezlerini açmışlar ve test için bir öneride bulunmuşlar.
Makalelerde, haberlerde bahsedilen dede torun paradoksuna dair bir ibare göremedim. Ama bu paradoks sadece olayı açıklama için geliştirilen bir yönte. Yani illa birinin gelip müdahalede bulunması anlamına gelmiyor. Sadece geçmişteki olayı gelecekteki olayın etkilemesi üzerine gelecekteki olayın tekrar var olup olmaması üzerine.
NYTimes’daki haberin de belirttiği gibi, bu tip bir etkinin olabilmesi için fiziksel yasaların geriye çevrilmesi gerekiyor. Yani zamana bağlı bir denklem düşünün f(t) gibi. Burada f(t0-t) gibi bir değişiklik yapıldığında fonksiyon t0 anından t kadar geride ne değer verdiyse aynı değeri vermeli.
Klasik mekanikteki bir çok denklem bu şekildedir. x = gt2‘yi düşünün. Yani serbest düşme denklemi. x(t0)-x(t) gibi bir yöntemle nesnenin izlediği yolu tersine izleyebilirsiniz. Sanırım kuantum mekaniğinde de bu yöntem işletilebiliyor. Ama bu tip bir yargıyı genelleştirebilmek için daha derin düşünmek gerekiyor. Evrendeki her şey parçacıklardan oluştuğuna göre, bu parçacıkların izlediği yolu gerçi çevirebilmek için parçacıkların toplu hareketini açıklayacak bir iki kurama ihtiyaç var. Bu kuramlar da istatistiksel mekanikte bulunmakta. İstatistiksel mekaniğe göre evrendeki tüm parçacıkların enerjisi entropi denilen bir kavramla açıklanabiliyor. Düzenliliğin bir yansıması olan bu kavram zamanla değişmekte ama bu değişim geri çevrilememekte. Çünkü tüm parçacıkalrın bir sonraki konumu ile bir önceki konumu arasındaki geçiş belli bir olasılık dağılımıyla gerçekleşiyor. Dolayısıyla bir parçacık belli bir olasılık ile herhangi bir başka yerden harekete geçmiş olabiliyor. Dolayısıyla zamanda ileriye yolculuk edilse de, geriye dönüş yapılmak istense, aslında geçmişe değil sadece farklı bir geleceğe gidilir.
Neyse, bu konuda tartışmak güzel olur.
Öte yandan, LHC’deki aksamanın sebebini Brian Cox şu videoda anlatıyor:
Kaynak: TED.
Yeni bilimkurgu dizileri
Ağustos 21st, 2009 • 5 yorum yapılmış Genel, Medya
Etiketler: abc, bbc, bilimkurgu, defying gravity, dizi, fox, liste, space odyssey, uzay, virtuality
Maalsef ülkemiz sınırları dahilinde üretilen dizilerden bahsetmeyeceğim. Bilimkurgu türüne çok fazla eser veremiyoruz ülke olarak. Bunun sebepleri, üzerine düşünülmesi gereken bir konu, ama bu yazının konusu değil elbette.
Ayrıca Stargate ve türevlerinen de bahsetmeyeceğim. Çünkü bu ve benzeri dizileri takip etmiyorum. Bilimsel bir sebebi yok, sadece takip etmiyorum.
Yalnız son bir iki ayda iki dizi dikkatimi çekti. İkisi de uzay yolculuğuyla alakalı ama ikisi de zaman olarak yakın bir gelecekten bahsediyorlar. Yani dizide sundukları teknolojiler belki yakın zamanda hayata geçirilebilecek cinsten.
Gelecekte nelerin olabileceğini düşünmek, ve bunları zihnimizde keşfetmek heyecan verici. Stargate, şu anda kullandığımız teknolojinin asırlarca ötesinde bir zamanda geçiyor, öyle ki şu anda hayatımızda yer eden www.partypoker.com, eposta, sosyal ağlar gibi şeyler geçmişte kalmışlar, ve zamanda yolculuk ise günlük hayatın bir parçası olmuş. Bu da anlatılan zaman ve mekanlara mürettebat ile beraber sürüklenmemizi sağlıyor.
Virtuality
Bu dizilerden birincisi, önceden Amsterdam adlı diziden tanıdığım Nikolaj Coster Waldau’n başrolü paylaştığı Virtuality. Bu dizide elemanlar, üzerinde yaşamın sürdürülebileceği toprakların, suların yükselmesiyle azalmasından dolayı, Dünya’ya benzeyen gezegen aramak için komşu sisteme yolculuğu anlatıyor. Dizinin ismi ise yolculuk sırasında millet kafayı yemesin diye geliştirilen ve kullanıcısının istediği 3B fantaziyi canlandırmasına yardımcı olan bir yapay zeka motorundan geliyor.
Dizinin genel kurgusu gayet güzel. Olası bir benzeri yolculukta gerçekleşmesi muhtemel olaylar, alınabilecek önlemler, bu yolculuğun gerektirdiği teknolojiler falan biraz uçuk da olsa güzel oturtulmuş. Tek içime sinmeyen tarafı yolculuk yöntemleri; elemanlar geminin arkasına bir perde çekerek perdenin arkasında nükleer bomba patlatıyorlar. Böylelikle bombanın itiş gücüyle gemi ileri gidiyor. Halbuki perdenin arkasında patlatmak yerine, gemiye bağımlı olarak patlatılsa, ilk etki anından çok daha sonra da itiş gücünden yararlanılabilirdi.
Çok mühim bir ayrıntı değil elbette. Dizinin ilk bölümü 1 buçuk saat sürdü ve sonraki bölümleri bu bölümün aldığı reytinge göre çekilecekti ama ses seda çıkmadı.
Defying Gravity
İkinci dizimiz Defying Gravity. Başka bir kanalda çok benzer bir tema ile karşı kaşıyayız. Ama bu sefer komşu bir sistem yerine Venüs’e ve diğer gezegenlere yolculuk yapıyoruz.
Konusu ve genel teknolojik kurgusu neredeyse tamamen BBC Space Odyssey: Voyage to the Planets‘dan alınmış bu dizide daha çözemediğim bir iki saçma teknoloji var.
BBC’nin belgesel dramasına ek olarak, rahat rahat kurguyu genişletebilmek için uyduruk bir iki teknoloji sunuluyor. Uzayda yer çekimi hissedilemeyecek kadar küçük biliyorsunuz. İşte Antares gemisinin sakinleri içeride rahat rahat dolaşsınlar diye geliştirilen teknoloji nanogiysi, nanoayakkabı falan. Elbette geliştirilebilir şeyler. Ama satılmaya çalışılan teknoloji şu: bu elbiseler ve ayakkabılar sayesinde tabandaki ufak elektromanyetik kuvvetler bizi geminin gövdesine çekiyor.
Dördüncü bölüme kadar bir soru cevaplanmamıştı: Elemanların saçları da nedense bu kuvvetten etkileniyordu. Yani Dünya’nın yerçekiminde nasıl davranıyorlarsa öyle davranıyorlardı. Bu soru daha başka manyakların da kafasına takılmış herhalde ki, dördüncü bölümde bu soruya da nano saç spreyi ile çözüm bulma kararı aldılar. Uzay yolculukları sırasında elemanların saçları ahenkle dansetmeyi bırakmasın diye değerli yüklerine saç spreyleri de eklemişler.
Tabii bu, yemeklerin neden uçmadığını tam açıklamıyor elbette. Ama yemek falan yedikleri mekan gövde mi yoksa merkez kaç kuvveti sağlayan döner kolların içi mi anlayamadığımdan, bu konuyu es geçiyorum.
Elbette dizilerden çok şey beklemek saçmalık olur. Adamların en gerçek teknolojik kurguyu sunma gibi bir sorumlulukları yok. Zaten öyle sunuma gitseler dizi değil belgesel olurdu herhalde o yapımlar.
Son olarak BBC’nin Space Odyssey: Voyage to the Planets belgesel serisini bulursanız izlemenizi tavsiye ediyorum. Bu tip uzun sürecek uzay yolculuklarını en iyi kurgulayan yapım diyebilirim. Zaten belgesel.
Bilim gazeteciliği ve bir haber
Haziran 25th, 2009 • Bir yorum yapılmış Haberler, Medya
Etiketler: astronomi, bilimsel habercilik, enceladus, milliyet, satürn
Bugün gazete tarama rutinimi yaparken Milliyet gazetesinin “Son Dakika” haberleri arasında ilginç başlıklı bir haber gördüm. “Bilim adamları mars oldu” diye bir başlık atılmıştı. Sanırım haber bilimsel olunca yeterince ilgi çekmediği düşünülmüş ki anasayfa editörleri böyle ilginç bir başlıkla işe biraz magazinsel hava katmaya çalışmışlar. Alt metninde de “Mars’ta hayat arayışı ile meşgulken başka gezegende fizillenen ‘hayatı’ gözden kaçırdılar” diye neresinden tutacağımı bilemediğim bir cümle kurmuşlar.
Birincisi haberi okursanız zaten yeni hayat belirtisinin gözlemlendiği yerin aslında bir gezegen değil bir uydu, Satürn’ün uydusu Enceladus, olduğunu anlayacaksınız. İkincisi bilim adamları denen grup sırf Mars’ta hayat belirtisi aramıyorlar ki, Jüpiter’in uydusu Europa’da da okyanusların varlığı ilgi çeken bir konuydu. Hatta Mars’dan daha fazla ihtimal verenler bile vardı. Üçüncüsü sanki bu yeni hayat belirtisini bilim adamları bulmamış gibi bir hava verilmiş ki zaten bilim adamalrdından başka kim böyle bir araştırmaya girecek altyapıya sahiptir bilemeyeceğim. Son olarak gözden kaçan bir şey yok, son zamanlarda gözlenen bir fışkırmayı inceledikten sonra bu uyduda da bir yaşam belirtisi görmüşler. Yani gözden kaçırmak değil, bu yeni bir keşiftir.
Tabii yazının kendisi anasayfadaki başlık gibi değil. Yazının kendisi çok güzel hazırlanmış bilimsel bir haber. Ama anasayfa editörlerinin “makyajlamasıyla” böyle garip başlıklar atılıyor sanırım. Umarım gazeteye bu haberi aktarırken de aynı amatörlüğü göstermezler.
- Milliyet’teki yazının orijinali
- İlgili Nature makalesi: Nature 459, 1067-1068 (25 June 2009), DOI: 10.1038/4591067a









