Bilim Defteri

Türkçe Bilim Blogu

Şoförsüz araçlar çok uzakta değil

PCLabs‘ın harika haberinden sonra FastCompany sitesinde de bir özet galeri habere rastlayınca “buna kesinlikle değinmem lazım” dedim.

İlkokul ikinci sınıf yıllarımda InterStar’da yayınlanan Karaşimşek, çocukluğumun bir numaralı dizilerinden biriydi. Gerçi Hakkari’de olduğumuz için her zaman InterStar çekmiyordu; o yüzden düzenli seyredemiyordum. Seneler sonra eski diziye ulaşıp bir daha seyrettim. Tabii çocukluk hayallerim yıkıldı. Ardından yeniden çektiler diziyi. Bu sefer de teknolojiyi çok abarttıkları için ellerine yüzlerine bulaştırdılar.

Karaşimşek’in en büyük özelliği yapay zeka sayesinde kendi kendine işler yapabilmesiydi. Gerçi dizideki KITT (Knight Industries Two Thousand) ve sonrasında yeni KITT (Knight Industries Three Thousand) neredeyse insanla aynı zekaya sahipti ama yapay zekanın geldiği seviye en azından yolda kendi kendine gidebilen arabalar yapabilecek seviyede.

Wikipedia’da yaptığım ufak bir tarih araştırması bu tip çalışmaların 1977′ye kadar uzandığını gösterdi. Ama sanırım bu konuda dikkatleri en çok üzerine toplayan grup Stanford’un grubudur. 2005 DARPA Grand Challenge‘da birinci olmuşlardı. Stanford Ünivresitesi’nin web derslerinin birinde bu çalışmanın ilk basamaklarını gösteren bir video vardı. Tam olarak hangi derste olduğunu hatırlamıyorum ama sanırım Makina Öğrenmesi dersinin içerisindeydi, alışveriş sepeti kıvamında bir araba günler boyunca odanın içerini öğrenerek odada gezmeye çalışıyordu. Şu anda ise Volkswagen sponsorluğunda araştırmalarına devam ediyorlar. Şu videoda gayet artistik bir şekilde araba kendi kendine kayarak park ediyor:

Beni asıl şaşırtan sessiz ve derinden gelen Google oldu. Google, 2005 yılından beri zaten bu tip arabalar üretiyormuş. Hatta StreetView teknolojisinde sokakların resmini çeken arabalar yollarda kendi kendine giden arabalarmış. Bunca zamandır 140 bin mil giden arabalar, sadece ufak bir tampon sürtmesi dışında hiç kaza yaşamamışlar.

GoogleCar

GoogleCar

Google’a bir kez daha şapka çıkarıyorum. Gerçi çok da şaşılacak bir durum değil. Yapay zeka algoritmaları üzerine en uzman firma Google’dır herhalde. Google arama motorunun başarısı da bundan geliyor. Yani Google için arama motoru ile araba arasında sadece uygulama farkı var. İki projede kullandıkları algoritma neredeyse aynıdır muhtemelen.

Videoyu izlemede sorun yaşıyorsanız buraya bakmanızı öneririm.

Ne kadar küçüğüz?

Dersler ve asistanlık işleri başladığı için bir haftadır işler bayağı yoğun, o yüzden bugün güzel bir yazı bombardımanı ile telafi yapmak istiyorum. Bir kaç gün önce değerli bir arkadaşımın Facebook üzerinden paylaştığı bir verigörseli çok hoşuma gitti. Görsele arkadaşım başka bir arkadaşı vasıtası ile ulaşmış, büyük ihtimalle o da başka bir yerlerden buldu, yani asıl kaynağını bilmiyorum, belki de görmüşsünüzdür, bayağı büyük o yüzden resmin üzerine tıklamanız gerekiyor.

Gezegenler ve yıldızların büyüklüğü

Büyük resim için üstüne tıklayınız

Aslında grafik kendi başına çok güzel yansıtıyor ama ben yine de tekrar edeyim, sadece bilinen evrende bile dünyamız bir toz taneciğinden daha daha daha daha küçük. Bu fotoğrafın üzerinden çeşitli yorumlar da yapıldı; ilk akla gelen bu kadar küçük bir noktada bu kadar çeşitli canlılık varsa başka noktalarda da canlılık var mıdır acaba? sorusu oldu.

Bu konudaki yorumum şu oldu:

“…fantastik olan sanırım insan ayarında organizmalar. Ya da Dünya’nın yaşam çeşitliliğine yakınsayan gezegenlerin var olması. Çünkü bu çeşitlilikte bir Genesis için bence şartların Dünya ile bayağı bir örtüşmesi gerekiyor.

Yine başka bir nokta Genesis’in de Dünya üzerinde olabilecek bir sürü olasılıktan birisi olup olamayacağı sorusu. Yani şu anda kısa Dünya tarihini geriye sarsak ve yeniden başlatsak yine Genesis olur mu?

Elbette son olarak Genesis’in başlayıp bitmiş olabilme olasılığı; yani Dünya’nın üzerinde yaşamın olma süresi Evren’in yaşına oranla dehşet kısalıkta. Belki başka gezegenlerde olup bitmiştir bile.”

Bu resim yanında YouTube üzerinde daha göze hitap eden çalışmalar mevcut en güzellerinden birisi şu:

Önceki video kadar etkileyici olmasa da en az onun kadar bilgilendirici şu video da çok güzel:

Ve yine aynı arkadaşımdan belgesel tadında şu video var:

YouTube videolarını seyredemiyorsanız şu sayfaya bakmanızı öneririm.

Tezinle dans et

Dance you Ph.D.GonzoLabs bünyesinde gerçekleştirilen bir yarışma ile karşılaştım: “Dance you Ph.D.”. Katılımcılardan doktora tezlerini, hazırladıkları koreografiler ile anlatmaları isteniyor. Çok detaylı bilgilere ulaşamadım ama sanırım 2008′den beri yapılıyormuş bu yarışma. Fizik, Biyoloji, Kimya ve Sosyal Bilimler olarak dört kategoriye ayrılmış. Her kategori birincilerine 500$ ve tüm dansların en güzeline de yine bir 500$ ödül de koymuşlar. Sponsor da Science dergisi. Son başvuru tarihi geçmiş maalesef.

Videolara buradan erişebiliyorsunuz. Ben kendi dalımda süperiletekenliği anlatan şu dansı çok sevdim:

Electrons and Phonons in Superconductors: A Love Story. from Irwin Singer on Vimeo.

“Beyin istatistik bir motordur”

Emilio GarciaDeğişik alanlarda uzmanların görüşlerinin sorulduğu BigThink‘de yayınlanan bir video ile karşılaştım. Nörobilim uzmanı Adam Kepecs, beynin işleyişinin matematiksel modelinin istatistik kurallarına uyduğunu söylüyor. Videonun transkriptini çeviriyorum:

Soru: Neden istatistik nörobilim alanında önemli bir yere sahiptir?

Adam Kepecs: Beşyüz yıl öncesinde Galileo doğanın kitabı matematik diliyle yazılmıştır demişti ve bu fizik alanı için doğru çıktı. Fiziksel olayları açıklamak için çok güçlü bir yöntem olmasına rağmen, gariptir, matematiğin biyolojik olayları açıklamada o kadar da güçlü bir araç olmamasını kimse tam olarak anlamıyor. Aslında, şu anda elimizde biyolojik olayları genel olarak modelleyebilen bir çok matematiksel araç bulunmakta, ama başarısız olduğumuz nokta evrensel bir dil bulmak ve bence beynin istatistik bir motor olarak çalıştığını savunan araştırmamız, beynin dilinin istatistik olduğunu gösteren bir yığın kanıta eklenebilir. Sebeplere bağlı olarak giden mantıksal bir motor değil, bulgulara dayanan istatistik bir motor ve eğer düşünürseniz, ayaklarımız Newton’un yasalarını bize açıklayamaz ama yine de bu yasalara uyarlar; bunun gibi beyin de size istatistik yasalarını açıklayamıyor olabilir ama yine de o yasalara uyuyor.

Soru: Eğer beyin istatistiğe indirgenebiliyorsa, bilgisayarlar tarafından kopyalanabilir mi?

A.K.: Beynin bilgisayarlar tarafından simule edilememesi için herhangi bir kuramsal sebep olduğuna inanmıyorum. Problem şu ki, beyinde 100 milyar adet sinir hücresi var, sadece neokorteksi (beynin dış tabakası) alırsanız belki daha azdır, ve biz bunların birbirlerine nasıl bağlandığını anlamıyoruz. Mimarisinin püf noktalarını bilmiyoruz ve neyin simulasyon için anlamlı olduğuna karar veremiyoruz. Ama anladığımız şey şu, küçük ölçekte simulasyon için eklenebilecek bir şey yok, yani küçük ölçekte “beyni simule edebilir misiniz?” yerine “beynin belli bir işlevini simule edebilir misiniz?” sorusunu sorarsanız, beynin nasıl çalıştığını hesaplamada daha iyiye gidiyoruz diyebilirim.

Kayıt 20 Ağustos 2010

Röportaj: Max Miller

Kepecs’in laboratuvar sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Doktora sonrası araştırmacı da arıyorlarmış, ne kadar güncel bir ilan bilemiyorum ama. Aşağıda da video var.

Mutlaka izlenmesi gereken beş belgesel dizisi

Bu tip başlıklara kıl olurum. Genellikle Google’dan adam gelsin diye yabancı siteler kullanır bu tip başlıkları, ama ben bu yazıyı başka bir siteden çevirmiyorum. İzlediğim belgesel dizilerinin en hoşuma gidenlerini saydım gerçekten de beş tane çıktı.

Bu belgesel dizilerini önermemin birinci sebebi beni değişik yönlerden motive etmiş olmaları. Sundukları perspektifler açısından benzerlerinden ayrılmaları da başka bir sebep. Belki listeye David Attenborough’un sunduğu ve NTV’nin yayınladığı “The Planet Earth” ve “Life” da girebilirdi. Bu iki belgesel dizi gerçekten harika olmalarına rağmen, yaşam çeşitliliğini yüksek kalitede resimlerle sunmaktan farklı gelmiyorlar bana.

Bu dizilerin çoğu BBC tarafından dağıtılıyor. Eminim ki seçkin mağazalardan elde edilebilir. Bir çoğu Bilkent Üniversitesi koleksiyonunda bulunmakta. Yine bir çoğu Google’da aratınca karşınıza çıkacaktır.

The Human Animal (1994)

The Human Animal

The Human Animal ©BBC

Desmond Morris tarafından hazırlanan ve sunulan bu belgesel, bir hayvan türü olarak insanı inceliyor. Desmond Morris bir zoolog ve zooloji perspektifinden bakıyor insana. Gerek iletişim, gerek sosyal etkileşim, kültürden kültüre değişse de ortak olan deseni çok güzel gösteriyor. Belgesel hakkında özet bilgi Wikipedia‘dan edinilebilir.

The Planets (1999)

The Planets

The Planets ©BBC

Yine BBC tezgahlarından çıkan bu dizi, uzay yarışının başından 1999 yılına kadar yapılan misyonların hepsini çok harika bir şekilde özetliyor. En güzel tarafı NASA arşivinden aldıkları keşif videoları. Mesela Voyager’ın Jüpiter’e yaklaşırken gönderdiği ilk görüntüler, Mars’a yapılan ilk keşiflerden kareler. Görüntü arşivinden ziyade benim en sevdiğim tarafı, gezegenlere yapılan keşifler sırasındaki ilk heyecanı çok güzel yansıtması.

Voyager misyonu beni çok etkiledi. Evet, belki ilk defa tüm gezegenlerin dibine kadar giden bir uydu yapılmıştı ama asıl nokta şu, bu uydu fırlatıldıktan seneler sonra o gezegenlerin yanına gidiyor. Düşünsenize bir kere, seneler boyunca sadece gidişini kontrol etmek gerekiyor. Bir diğer nokta, 1988′de gönderdiniz uyduyu, 10 sene sonra Uranüs’e vardı diyelim. 1988 ile 1998 arasındaki teknoloji farkı için Geleceğe Dönüş ile Matrix arasındaki görsel efekt farkına bakmak yeterli olur. Sadece 1995 ile 1999 arasındaki cep telefonlarındaki değişimi düşünün. Yani uydu on sene sonra ulaşıyor Uranüs’e ama on sene sonra aynı fiyate yüz kat daha yetenekli uydu gönderilebilirdi aslında. Tüm bunların yanında Voyager’ın hizmet süresi boyunca sneeler önceki teknoloji kullanılmaya devam edilmeli. Şu anda kaç şirket Word 94 kullanabilen adam arıyor ki? Astronomik boyutların göz önüne serildiği bir belgesel bence bu.

Belgeselin tek kötü tarafı 1999′a kadar olan olayları sunması. Daha güncel versiyonu çıksa çok güzel olurdu.

Ayrıntılı bilgi Wikipedia‘da mevcut.

Space Odyssey: Voyage to the Planets (2004)

Space Odyssey: Voyage to the Planets

Space Odyssey: Voyage to the Planets ©BBC

Bu dizi aslında tam olarak bir belgesel değil, ama belgesele çok yakın bir drama. Kurgusal bir yapıya sahip olsa da, işlenişi tam bir belgesel. Gezegenlere yapılacak insanlı misyonların nasıl olabileceği hakkında çok güzel bir beyin fırtınası. Önceki bir yazıda da bahsi geçmişti. “Defiying Gravity” isimli bir diziye de temel oluşturmuştu bu yapım. Sadece hayal etmek için bile izlenmeli bence. Ayrıntılı bilgi elbette Wikipedia‘da.

When We Left Earth: The NASA Missions (2008)

When we left Earth

When we left Earth ©Discovery

Bu dizi Discovery elinden çıkmış. NASA’nın arşivlerinden, önceden yayınlanmamış görüntülerle, ABD’nin uzay yarışını anlatıyor. Uzay boşluğunda canlı kalabilme için hiçbir bilgi yokken, insanoğlu nasıl aya ayak bastı? ve şu anda dış yörüngede kendine nasıl bir ev inşaa etti (ISS, Uluslararası Uzay İstasyonu)? Ay’a ayak basana kadar geçirilen tüm kazalar, yapılan önemli misyonlar hepsi mükemmel bir biçimde sunuluyor. Ayrıca “Gerçekten Ay’a ayak basıldı mı?” zırvasına da son noktayı koyuyor. Ay yüzeyinden yüksek tanımlı (HD) tonlarca video sunuluyor. Ay’a gidişin tüm anları, Dünya’nın küçükleşmesi falan hepsi gösteriliyor. Ayrıca önceden yayınlanmamış, kule ile geçen konuşmalar, astronotların yusuf yusuf halleri… Meraklısı için kaçırılmayacak bir dizi.

Ayrıntılı bilgi Discovery’nin sitesinde mevcut.

The Story of Science: Power, Proof and Passion (2010)

The Story of Science

The Story of Science ©BBC

Bu dizi, modern bilimin günümüzdeki konumuna nasıl geldiğini çok harika bir biçimde anlatıyor. Yeni olması bakımından gayet güncel bilgiler bulunmakta. Sunucusu, Michael Mosley, bilim tarihinin mihenk taşı olmuş tüm keşifleri gidip yerinde inceliyor, bazılarını tekrarlıyor. Bilim tarihinin önemli noktalarını çok güzel vurgulayan bir yapım. Her bilim meraklısının mutlaka izlemesi gerekli. Ayrıntılı bilgi ve bazı kısımlarının videosu BBC’nin sitesinden edinilebilir.

Denizler altında bir sürü fersah

Yine güzel bir TED videosunda, bu sefer gezegenimizin hiç keşfedilmemiş noktaları inceleniyor. Işığın bile ulaşmadığı derinliklerde yaşamın olmayacağını düşünülürdü, ama belki de yer yüzündeki türlerin bir kaç katı çeşitlilikte yeni türler keşfedilmiş. Zifiri karanlıkta ışıl ışıl parlayan canlılar sunuluyor videoda. En sonunda ise sığ sularda yaşayan bir ahtapotun kamuflaj yeteneği beni hayretler içinde bıraktı. Kesinlikle seyredilmesi gereken bir video.

Süper Ahtapot

Süper Ahtapot

Video:

“What is life?” (Yaşam nedir?) E. Schrödinger

En son yazıyı yazalı neredeyse üç ay olmuş. O arada yüksek lisans tezimi tamamlayıp, jüriden geçtim. Biraz sorunlu bir dönem oldu, gerek kişisel gerek akademik olarak. Neyse ki şu anda durumlar iyi. Doktora programına başladım. Şu anda bir arkadaşın tavsiyesi ile güzel bir konu için araştırma yapıyorum. Umarım güzel bir yazı çıkacak ortaya.

What is life? E. Schrödinger Kapak

What is life? E. Schrödinger. ©Canto.

“Başlık ne alaka?” derseniz en son okuduğum kitabın başlığı. Erwin Schrödinger’in verdiği bir konuşmanın derlenmiş hali. Detaylı bilgiyi Wikipedia‘dan edinebilirsiniz. Kitap oldukça güzel. Kuantum mekaniğinin temellerini atmış bir bilim adamının, yaşam üzerine fiziksel yorumlarını içeriyor. İşe tamamen istatistik mekanik olarak giriyor. Çok zevk aldım.

Sorunun cevabını ise Schrödinger, kabaca ve aklımda kaldığı kadarıyla, şu şekilde veriyor: “Yaşam, düzensizliğin artmasına direnen şeydir”. Ne demek pekiyi bu?

İstatistik mekanik perspektifinde, düzensizlik, yani entropi, daima artar. Mesela su ile mürekkebi, ortasında cam ayraç bulunan bir kaba koyun (ayrı bölmelerine yani), sonra bu cam ayracı çekin aradan. Ne kadar yavaş çekerseniz çekin, su ile mürekkep bir süre sonra birbirine karışacaktır ve homojen bir karışım olacaklardır. Yani düzenli yapı düzensiz yapıya doğru gidecektir. Belki katılarda bunu gözlemlemek zor ama eskimeyen bir şey görürseniz, ancak o zaman entropi artmıyor diyebilirsiniz. Binalar eskiyince dökülür, yazı yazdığımız kağıt dağılır. Çünkü düzensizlik dediğimiz nokta termodinamik denge noktasıdır. Bazı reaksiyonlar dengeye ulaşmak için seneler isterken, bazıları çok hızlı dengeye ulaşabilir.

İşte Schrödinger bu noktaya parmak basıyor. Bizim vücudumuz normalde çürüyüp gidecekken, çürüyüp gitmesini engelleyen şeydir yaşam diyor. Biraz daha açalım.

Entropi azaltılamaz mı? Elbette. Bunun için içinden yavaş yavaş çıkmakta olduğumuz sıcak günler güzel bir örnek olur. Normalde hiç bir tedbir almasak, kabaca, odanın içi dışarısı ile sıcaklık olarak dengeye gelecektir. Dengeye gelmesi demek ise haliyle odanın bunaltıcı sıcak olması demek. Bu noktada paraya kıyıp taktırdığımız klima ne iş yapıyor? Odadaki fazla ısıyı alıp dışarıya veriyor ve dengeyi bozuyor. Yani dışarısı cayır cayır yanarken içerisi püfür püfür esiyor. İşte o ısıyı alıp dışarı verme olayı için enerji gerekiyor. Bu yüzden işte vücudumuzun enerji ihtiyacı var. Yani termodinamik dengeye karşı direnmek için. Yani yaşam enerji tüketip, termodinamik dengeye (çürüyüp toprak olmak) ulaşmamızı engelleyen bir motor.

Yalnız bu direnme çok da etkili değil, zaten %100 verimli bir motor üretmek imkansızdır. Denge aslında tam olarak geri çevrilemediğinden yavaş yavaş dengeye geliyoruz. Belli bir süre sonra da ölüyoruz.

Benim anladıklarım böyleydi. Bulursanız kesinlikle okuyunuz. Evrim yayın evinden Türkçe’ye de çevrilmiş.

Madde mana testi

Felsefe hakkında bir şeyler geveleme yüzünü aldığım bir dersten ve okuduğu bir kaç kitaptan buluyorum. Çok kafa göz yarabilirim. Sadece aklıma “dualist” yaklaşım ile “property functionalist” yaklaşımın nasıl test edilebileceği hakkında bir yöntem geldi. Bu terimlerin Türkçe karşılıklarını bilmiyorum.

Hatırladığım kadarıyla “property functionalist” yaklaşım, mananın (mind), maddeden (matter) türediğini savunuyordu. Yani hislerimiz falan aslında nöronların etkileşimlerinin bir sonucu.. gibi. “Dualist” yaklaşım ise zaten bilindiği madde ve mananın iki ayrı şey olduğunu savunuyor.

Aklıma gelen test sadece “property functionalist” yaklaşımı değil, belki tüm korkularımızı inançlarımızı da test edebilir. Test şu: Gerçek zamanlı fonksiyonel MRI makinası ile bir duyguyu silebilme testi. Yazının sonundaki videoyu incelerseniz, bazı hastalıklarını beynin nasıl çalıştığını görerek milletin kendi kendine iyileştirebildiğini anlatıyor. Mesela migreni olan bir kişi, migrenin nereleri etkilediğini görerek migren olmamayı öğretebiliyor beynine. İşte bu şekilde belli bir inancı alıp inanamamayı öğretebilir miyiz acaba?

İşte video

Bilkent Fizik’in Puanını Yükseltmek

Bu sene 1991 doğumlular üniversiteye başlayacaklar sanırım. 1991 yılında ben ilkokula başlamıştım. Yani o seneleri hatırlıyorum. Bu sene üniversiteye başlayanlar sanırım Matrix serisi için, bizim için Geleceğe Dönüş için düşündüklerimizi düşünüyordur. Gerçi ikisini de izlemiş biri olarak Geleceğe Dönüş serisinin daha kaliteli bir yapım olduğunu düşünüyorum.

Neyse, bu seneki taban puanlarına baktım. Kendi bölümümün puanını oldukça düşmüş. Sanırım bunun en büyük etkisi bu sene geçirdiğimiz kriz. Millet “iş garantisi” gördüğü bölümleri tercih etmiş çoğunlukla. Mesela Tıp. Halbuki Tıp’tan mezun olana kadar ekonominin durumunun ne olacağı belli olmaz. Bana kazananları tebrik etmek düşer elbette.

Bu yazıyı yazma niyetim ise biraz daha farklı. Genel olarak bilim dallarının (matematik, fizik, kimya) puanı her zaman düşük çıkar. Bu bölümlere gidenlerin çoğu ya idealizimden gider ya da puanı oraya yetmiştir. Başka sebepler genellikle azınlıktadır. Zira bu bölümlerin sonunda “bir meslek garantisi yoktur”, ya da “dersanelerde öğretmen olma gibi bir alternatifleri olur” diye düşünülür. Matematik biraz farklı. Bankalar falan matematikçi alırlar genellikle.

Ben kendi bölümümü tanıdığım için daha emin yazabilirim. Bizim bölümün durumu hem kimya hem de matematikten daha vahimdir. Çünkü iş verenlerin gözünde fizikçinin pek bir değeri yoktur. Genellikle elektronik mühendisinin aynı işi görebileceği düşünülür. Halbuki elektronik mühendisleri eğer kendileri uğraşmazlarsa birinci sınıf genel fizik dersleri dışında çok fazla fizik dersi görmezler.

Uzun sözün kısası, şöyle bir kısır döngü var: Fiziğin puanları düşük çünkü iş verenlerin gözünde bir değeri yok; iş verenlerin gözünde fiziğin bir değeri yok çünkü puanı düşük. Peki bu kısır döngü nasıl kırılmalı?

İşte çözüm: Her bilim dalının sonuna “Mühendisliği” ibaresini koyun. Yani Bilkent Fizik olacağına Bilkent Fizik Mühendisliği olsun. Müfredatına da iki devre tasarımı dersi koyun tamamdır. İki sene sonra Türkiye derecesi yapmış adamlar bile bizim bölümü tercih ederler. Mezun olunca da, öğrenci dört sene belinin boşuna çatırdadığı hissine kapılmaz.

Peki fizik hakkındaki gerçek nedir? Benim gördüğüm kadarıyla hangi üniversiteden mezun olursanız olun. Fizik okuduysanız her işi yaparsınız. Hem de başarıyla. Benim arkadaşlarımdan İş Bankası’nda sistem mühendisliği yapanlar oldu. Büyüklerimden Tarih üzerine yüksek lisans yapanlar oldu. Beraber çalıştığımız bir arkadaşın eşi yazılımcı olarak çalışıyor.

Fizikçi adam her işi yapar çünkü iyi bir eğitim almışsa ya da kendini iyi eğitmiş ise zaten eleman doğayı anlamaya kasan birisidir. Bölümün zorluğundan da anlaşılacağı üzere doğayı anlamak en zor işlerden biridir. Zira doğayı anlamak ezberle olmaz. İşin özüne inmezseniz bir şey anlamazsınız.

E, sanki hede hödö mühendisliğinde doğrudan mesleği mi öğretiyorlar? Herhangi bir mesleğe girdiğinizde zaten orada bir eğitim sürecinden geçiyorsunuz. Zart diye işe başlatmıyorlar yani. İş verenlerin sizden istediği verileni anlayabiliyor musunuz? İş disiplininiz var mı?, biraz da konulara yabancı mısınız değil misiniz. Zaten mezun olur olmaz CEO’luk yaptırtmazlar adama.

Fiziği hakkıyla bitiren birisi için herhangi bir şeyin mekanizmasını çözmek çok zor değildir. Doğrudan meslek ile alakalı bölümlerde ne gösteriliyorsa aynısı fizikte de gösteriliyor. Yani ne bileyim Java dersi alınca Java uzmanı mı olunuyor ki? Biz de alıyoruz mesela Java dersi. Hatta kullanıyoruz da. Matematiğin ağır konularını biz de görüyoruz. Daha fazlasını da görüyoruz, doğrudan matematiği uyguladığımız bir ton alan var.  Hatta matematiğin uygulamasını en iyi öğreten bölümlerden birisidir fizik.

Ama gel gelelim önyargıdan dolayı ortalıkta bir güvensizlik var. Umarım düzelir. Ama ummak yerine bu teklifimin ciddi ciddi düşünülmesini isterim :)

Yeni bilimkurgu dizileri

Maalsef ülkemiz sınırları dahilinde üretilen dizilerden bahsetmeyeceğim. Bilimkurgu türüne çok fazla eser veremiyoruz ülke olarak. Bunun sebepleri, üzerine düşünülmesi gereken bir konu, ama bu yazının konusu değil elbette.

Ayrıca Stargate ve türevlerinen de bahsetmeyeceğim. Çünkü bu ve benzeri dizileri takip etmiyorum. Bilimsel bir sebebi yok, sadece takip etmiyorum.

Yalnız son bir iki ayda iki dizi dikkatimi çekti. İkisi de uzay yolculuğuyla alakalı ama ikisi de zaman olarak yakın bir gelecekten bahsediyorlar. Yani dizide sundukları teknolojiler belki yakın zamanda hayata geçirilebilecek cinsten.

Gelecekte nelerin olabileceğini düşünmek, ve bunları zihnimizde keşfetmek heyecan verici. Stargate, şu anda kullandığımız teknolojinin asırlarca ötesinde bir zamanda geçiyor, öyle ki şu anda hayatımızda yer eden www.partypoker.com, eposta, sosyal ağlar gibi şeyler geçmişte kalmışlar, ve zamanda yolculuk ise günlük hayatın bir parçası olmuş. Bu da anlatılan zaman ve mekanlara mürettebat ile beraber sürüklenmemizi sağlıyor.

Virtuality

Tüm hakkı Fox Televisiona aittir.

Tüm hakkı Fox Television'a aittir.

Bu dizilerden birincisi, önceden Amsterdam adlı diziden tanıdığım Nikolaj Coster Waldau’n başrolü paylaştığı Virtuality. Bu dizide elemanlar, üzerinde yaşamın sürdürülebileceği toprakların, suların yükselmesiyle azalmasından dolayı, Dünya’ya benzeyen gezegen aramak için komşu sisteme yolculuğu anlatıyor. Dizinin ismi ise yolculuk sırasında millet kafayı yemesin diye geliştirilen ve kullanıcısının istediği 3B fantaziyi canlandırmasına yardımcı olan bir yapay zeka motorundan geliyor.

Dizinin genel kurgusu gayet güzel. Olası bir benzeri yolculukta gerçekleşmesi muhtemel olaylar, alınabilecek önlemler, bu yolculuğun gerektirdiği teknolojiler falan biraz uçuk da olsa güzel oturtulmuş. Tek içime sinmeyen tarafı yolculuk yöntemleri; elemanlar geminin arkasına bir perde çekerek perdenin arkasında nükleer bomba patlatıyorlar. Böylelikle bombanın itiş gücüyle gemi ileri gidiyor. Halbuki perdenin arkasında patlatmak yerine, gemiye bağımlı olarak patlatılsa, ilk etki anından çok daha sonra da itiş gücünden yararlanılabilirdi.

Çok mühim bir ayrıntı değil elbette. Dizinin ilk bölümü 1 buçuk saat sürdü ve sonraki bölümleri bu bölümün aldığı reytinge göre çekilecekti ama ses seda çıkmadı.

Defying Gravity

Tüm hakkı ABCye aittir.

Tüm hakkı ABC'ye aittir.

İkinci dizimiz Defying Gravity. Başka bir kanalda çok benzer bir tema ile karşı kaşıyayız. Ama bu sefer komşu bir sistem yerine Venüs’e ve diğer gezegenlere yolculuk yapıyoruz.

Konusu ve genel teknolojik kurgusu neredeyse tamamen BBC Space Odyssey: Voyage to the Planets‘dan alınmış bu dizide daha çözemediğim bir iki saçma teknoloji var.

BBC’nin belgesel dramasına ek olarak, rahat rahat kurguyu genişletebilmek için uyduruk bir iki teknoloji sunuluyor. Uzayda yer çekimi hissedilemeyecek kadar küçük biliyorsunuz. İşte Antares gemisinin sakinleri içeride rahat rahat dolaşsınlar diye geliştirilen teknoloji nanogiysi, nanoayakkabı falan. Elbette geliştirilebilir şeyler. Ama satılmaya çalışılan teknoloji şu: bu elbiseler ve ayakkabılar sayesinde tabandaki ufak elektromanyetik kuvvetler bizi geminin gövdesine çekiyor.

Her hakkı BBCye aittir.

Tüm hakkı BBC'ye aittir.

Dördüncü bölüme kadar bir soru cevaplanmamıştı: Elemanların saçları da nedense bu kuvvetten etkileniyordu. Yani Dünya’nın yerçekiminde nasıl davranıyorlarsa öyle davranıyorlardı. Bu soru daha başka manyakların da kafasına takılmış herhalde ki, dördüncü bölümde bu soruya da nano saç spreyi ile çözüm bulma kararı aldılar. Uzay yolculukları sırasında elemanların saçları ahenkle dansetmeyi bırakmasın diye değerli yüklerine saç spreyleri de eklemişler.

Tabii bu, yemeklerin neden uçmadığını tam açıklamıyor elbette. Ama yemek falan yedikleri mekan gövde mi yoksa merkez kaç kuvveti sağlayan döner kolların içi mi anlayamadığımdan, bu konuyu es geçiyorum.

Elbette dizilerden çok şey beklemek saçmalık olur. Adamların en gerçek teknolojik kurguyu sunma gibi bir sorumlulukları yok. Zaten öyle sunuma gitseler dizi değil belgesel olurdu herhalde o yapımlar.

Son olarak BBC’nin Space Odyssey: Voyage to the Planets belgesel serisini bulursanız izlemenizi tavsiye ediyorum. Bu tip uzun sürecek uzay yolculuklarını en iyi kurgulayan yapım diyebilirim. Zaten belgesel.